Saat 10.00…
Sınıfta ders devam ediyor.
Öğretmen anlatıyor.
Çocuklar dinliyor.
Ama bir çocuk sürekli yerinden kalkıyor.
Bir süre sonra öğretmeni onu tekrar yerine oturtuyor.
Çocuk yeniden kalkıyor.
Arkadaşının kalemine dokunuyor.
Sonra sınıftaki bir sese tepki veriyor.
Bir başka etkinliğe geçildiğinde öfkeleniyor.
Öğretmen belki de günün sonunda şöyle düşünüyor:
“Neden bu çocuk bir türlü derse uyum sağlayamıyor?”
Aile ise başka bir soru soruyor:
“Evde böyle değil. Okulda neden bu kadar zorlanıyor?”
Belki de hikâyenin görünmeyen bir tarafı vardır.
Çünkü bazen bir çocuğun davranışı, söyleyemediği bir cümlenin yerine geçer.
Sınıfta aynı anda onlarca ses var.
Bir arkadaşının sandalyesi hareket ediyor.
Koridordan bir ses geliyor.
Öğretmen konuşuyor.
Bir öğrenci kalemini düşürüyor.
Pencereden ışık geliyor.
Yanındaki çocuk ona dokunuyor.
Yetişkinler için bunların çoğu sıradan ayrıntılar olabilir.
Fakat bazı çocuklar için sınıf, aynı anda çalan onlarca enstrümanın bulunduğu bir orkestra gibidir.
Ve çocuk hangi sesi dinlemesi gerektiğini seçmekte zorlanabilir.
İşte burada duyusal işlemleme kavramı önem kazanabilir.
Duyusal işlemleme, beynimizin çevreden ve kendi bedenimizden gelen bilgileri alıp düzenlemesi ve anlamlandırmasıyla ilgilidir.
Ses…
Işık…
Dokunma…
Hareket…
Koku…
Bedenin pozisyonu…
Bütün bunlar beynimize sürekli bilgi taşır.
Bazı çocuklar bu bilgileri daha farklı şekilde işleyebilir.
Bir ses onlar için çok daha yüksek olabilir.
Bir kıyafetin etiketi dayanılmaz gelebilir.
Kalabalık bir ortam yorucu olabilir.
Uzun süre oturmak zor olabilir.
Beklenmedik bir değişiklik büyük bir tepkiye dönüşebilir.
Ve çocuk bütün bunları bize bazen kelimelerle değil, davranışlarıyla anlatır.
Çocuk sürekli ayağa kalkıyor.
“Yerine otur.”
Tekrar kalkıyor.
“Artık otur.”
Bir süre sonra yeniden kalkıyor.
Burada yalnızca “kurala uymuyor” demek kolaydır.
Fakat başka bir soru daha sorabiliriz:
“Acaba çocuğun bedeni bizden bir şey mi istiyor?”
Belki hareket etmeye ihtiyacı vardır.
Belki sınıftaki yoğun uyaranları düzenlemekte zorlanıyordur.
Belki verilen görev onun için fazla uzun veya karmaşıktır.
Belki de davranış, çocuğun kendisini düzenleme çabasının bir parçasıdır.
Bu nedenle davranışa yalnızca “ne yaptı?” diye bakmak yerine,
“Bunu neden yapıyor olabilir?”
sorusunu da sormak gerekir.
Bir çocuğun davranışını bir deniz fenerine benzetebiliriz.
Deniz feneri geminin kendisi değildir.
Ama bir şeylerin yolunda gitmediğini, dikkat edilmesi gereken bir nokta olduğunu gösterir.
Çocuğun bağırması, ağlaması, masadan kalkması, etkinliği reddetmesi veya aşırı tepki vermesi de bazen böyle bir işaret olabilir.
Davranışı hemen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, önce o ışığın neyi gösterdiğine bakmak gerekir.
Gürültü mü?
Yorgunluk mu?
Hareket ihtiyacı mı?
Görevin zorluğu mu?
Beklenmeyen bir değişiklik mi?
İletişim güçlüğü mü?
Duyusal bir ihtiyaç mı?
Tek bir davranışın tek bir nedeni olmak zorunda değildir.
Bazen çocuğun ihtiyacı çok büyük bir değişiklik değil, doğru zamanda yapılan küçük bir düzenlemedir.
Sınıftaki gereksiz uyaranların azaltılması…
Daha uygun bir oturma alanı…
Görevin küçük parçalara ayrılması…
Planlı kısa hareket molaları…
Görsel bir günlük program…
Etkinlikler arasında geçiş için önceden bilgilendirme…
Bunların her biri bazı çocukların sınıfa katılımını kolaylaştırabilir.
Ancak önemli olan, her çocuğa aynı yöntemi uygulamak değildir.
Çocuğun ihtiyacını anlayıp desteği ona göre şekillendirmektir.
Duyusal mola bazen yanlış anlaşılabilir.
Amaç çocuğu dersten uzaklaştırmak değildir.
Tam tersine, çocuğun yeniden öğrenmeye hazırlanmasına yardımcı olacak kısa ve planlı bir düzenleme fırsatı oluşturmak olabilir.
Bir sporcu nasıl yarışmadan önce bedenini hazırlar ve gerektiğinde mola verirse, bazı çocukların da öğrenmeye devam edebilmek için kendi bedenlerini düzenlemeye ihtiyaçları olabilir.
Burada süre, içerik ve yöntem çocuğun bireysel özelliklerine göre belirlenmelidir.
Hayır.
İşte burada çok önemli bir ayrım vardır.
Sınıfta dikkat dağınıklığı yaşayan her çocukta duyusal işlemleme güçlüğü bulunmaz.
Huzursuzluk, öfke, yerinden kalkma, aşırı tepki verme veya etkinlikten kaçınmanın birçok farklı nedeni olabilir.
Bu nedenle birkaç belirtiye bakarak çocuğa bir tanı koymak doğru değildir.
Çocuğun gelişimi, iletişim becerileri, öğrenme özellikleri, çevresi, günlük yaşamı ve davranışlarının hangi koşullarda ortaya çıktığı birlikte değerlendirilmelidir.
Bazen çocuk bize doğrudan:
“Bu ortam bana fazla geliyor.”
diyemez.
“Biraz hareket etmeye ihtiyacım var.”
diyemez.
“Bu ses beni çok rahatsız ediyor.”
diyemez.
“Ne olacağını bilmediğim için korkuyorum.”
diyemez.
Bunun yerine sandalyesinden kalkabilir.
Kulaklarını kapatabilir.
Ağlayabilir.
Bağırabilir.
Etkinliği reddedebilir.
İşte uzmanlık biraz da burada başlar.
Davranışın yalnızca görünen kısmına değil, davranışın anlattığı hikâyeye bakabilmek…
Bir çocuk için aile başka bir şey görür.
Öğretmen başka bir şey fark eder.
Ergoterapist başka bir ayrıntıyı değerlendirir.
Özel eğitim uzmanı ise öğrenme sürecindeki farklı bir ihtiyacı ortaya koyabilir.
Bu nedenle aile, öğretmen ve uzman arasındaki iletişim oldukça değerlidir.
Çocuğun evde nasıl olduğu…
Okulda hangi durumlarda zorlandığı…
Hangi uyaranlara nasıl tepki verdiği…
Hangi etkinliklerde daha rahat katılım gösterdiği…
Bütün bu bilgiler bir araya geldiğinde çocuğun ihtiyaçlarını anlamak kolaylaşabilir.
Duyusal işlemleme ile ilgili güçlüklerden şüphelenildiğinde çocuğun kapsamlı değerlendirilmesi önemlidir.
Ergoterapi; çocuğun günlük yaşam, oyun, okul ve sosyal katılım becerilerini bütüncül şekilde ele alabilir. Gerekli görülen durumlarda duyusal işlemleme ve duyu bütünleme yaklaşımları değerlendirme ve müdahale sürecinde kullanılabilir.
Amaç yalnızca:
“Çocuk artık yerinden kalkmasın.”
demek değildir.
Asıl amaç;
“Çocuk sınıfta daha rahat katılabilsin, öğrenebilsin ve günlük yaşam becerilerini daha işlevsel şekilde sürdürebilsin.”
noktasına ulaşabilmektir.
Özel eğitim sürecinde farklı uzmanlık alanlarının birbirini tamamlaması da bu nedenle önem taşır.
Belki de bazen kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Çocuğu sınıfa uydurmaya mı çalışıyoruz, yoksa sınıfı çocuğun ihtiyaçlarını anlayacak şekilde düzenlemeyi mi düşünüyoruz?”
Her çocuk aynı hızda öğrenmez.
Her çocuk aynı şekilde dikkatini toplamaz.
Her çocuk aynı seslere, ışıklara, dokunmalara veya hareketlere aynı tepkiyi vermez.
Eğitimde bireysellik tam da burada başlar.
Bir çocuğun davranışının arkasında bazen bir ihtiyaç vardır.
O ihtiyacı görebilmek için aceleyle etiketlemek yerine gözlemlemek, değerlendirmek ve anlamaya çalışmak gerekir.
Dikkat dağınıklığı, huzursuzluk, aşırı tepkiler veya sınıf içi davranış sorunları yaşayan bir çocukta duyusal işlemleme yalnızca değerlendirilmesi gereken alanlardan biri olabilir.
Çocuğun gelişimsel özellikleri, öğrenme ihtiyaçları, iletişim becerileri ve çevresel koşulları birlikte ele alınmalıdır.
Çünkü bazen çocuk “sorun çıkarmaz”.
Sadece bize henüz çözemediğimiz bir şeyi anlatmaya çalışır.
Çocuğun davranışını değiştirmeden önce, davranışın bize ne söylediğini anlamaya çalışalım.

